• Anasayfa
  • Favorilere Ekle

 
Bölgenin En Güncel Turizm, Eğitim Ve Kültür Hazinesi

AKŞEMSEDDİN

KOYUNBABA

OSMANCIK'LI İMAMZADE HALİL PAŞA

OSMANCIK'LI BALTACI MEHMET PAŞA

OSMANCIK'LI AŞIK KADRİYA

KOCA NİZAMÜDDİN MEHMET PAŞA

Site Haritası
Takvim
Saat

İZ BIRAKANLAR

AŞIK KADRİYA

 

 

 

AKŞEMSEDDİN (1390-1460)

 

         İstanbul’un ma’nevî fâtihi ve büyük velî. İsmi, Muhammed bin Hamza olup, lakabı Akşeyh’dir. Evliyânın büyüklerinden Şihâbüddîn Sühreverdî’nin neslindendir. Riyâzet sebebiyle benzinin solması, saçının, sakalının ağarması ve ak elbiseler giymesi sebebiyle “Akşemseddîn” denildiği de rivâyet edilmiştir. 792 (m. 1390) senesinde Şam’da doğdu. 864 (m. 1460) senesinde Göynük’te vefât etti. lAnnesi tarafından Osmancık'lı olduğu rivayet olunmaktadır.
Akşemseddîn, daha küçük yaşta iken Şam’da Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Yedi yaşında iken babası ile Anadolu’ya gelip, Amasya’nın Kavak nahiyesine yerleştiler. Bir süre sonra babası vefât etti. Akşemseddîn’in babası da büyük bir âlim ve evliyâ idi.
        Akşemseddîn hazretleri gençlik çağında, zamanının naklî ve aklî ilimlerini tahsil etti. Tasavvufda yetişmiş büyük bir velî ve rehber olduğu gibi, diğer ilimlerde de büyük bir âlim idi. Bu husûs, yazmış olduğu eserlerin tetkikinden açıkça anlaşılmaktadır. Ayrıca zamanındaki medrese tahsilini tamamlamış olup, Osmancık medresesine müderris olmuştur.                                                        O tarihlerde önemli bir ilim ve irfan yuvası olan Osmancık medrsesinde olgunlaşan Akşemseddin pek çok önemli eserini burada yazmıştır.  Akşemseddîn hazretleri, zeki ve kabiliyetli bir zât idi. Akranlarından daha üstün derecelere kavuştu, ilim tahsilini tamamladıktan sonra Osmancık'ta günün belli saatlerinde ders veriyordu. Diğer zamanlarda, nefsinin terbiyesi ile meşgûl oluyordu. Son derece takvâ üzere bulunuyordu. Vera’ sahibi olup, asla şüpheli şeylere yaklaşmazdı. Yüksek bir ahlâk sahibi idi. Bulunduğu yerde bu hâllerini bilenler, ona, zamanın büyük velîsi, Hâcı Bayram-ı Velî hazretlerine gitmesini tavsiye ettiler. Birgün Akşemseddîn, Ankara’ya giderek, Hâcı Bayram-ı Velî ile görüştü. Bu gidişinde henüz talebesi olmadı.
Akşemseddîn hazretleri, 840 (m. 1436) senesinde meşhûr Velî Şeyh Zeynüddîn hazretlerine talebe olmak için Haleb’e gitti. Haleb’e vardığında bir rü’yâ gördü. Rü’yâsında, boynuna bir zincir takılmış ve kendisi zorla Ankara’da Hacı Bayram’ın eşiğine bırakılmıştı. Zincirin ucu ise, Hâcı Bayram-ı Velî’nin elinde idi. Bu rü’yâ üzerine, Akşemseddîn yaptığı hatâyı anladı ve hemen Ankara’ya geri dönmek için yola çıktı. Ankara’ya gelip, Hâcı Bayram-ı Velî’nin dergâhına gidince, Hâcı Bayram-ı Velî’nin, talebeleriyle beraber tarlada olduğunu öğrendi. Hemen tarlaya gitti. Hâcı Bayram-ı Velî, onu görmesine rağmen, hiç iltifât etmedi. Akşemseddîn, diğer talebeler gibi tarladaki yabani otları temizledi. Yemek vakti gelince, yine Akşemseddîn’e kimse iltifât etmedi. Hacı Bayram-ı Velî, hazırlanan yemeği orada bulunan talebelerine taksim etti. Artakalan yemeği köpeklere verdi. Akşemseddîn, nefsine; “Sen buna lâyıksın” diyerek, köpeklerin önüne konan yemekten yemeğe başladı. Hâcı Bayram-ı Velî, onun bu tevâzuuna dayanamıyarak; “Köse, kalbimize girdin, gel yanıma” dedi ve ona iltifât etti, kendi sofrasına oturttu. Sonra ona; “Zincirle zorla gelen misâfiri böyle ağırlarlar” dedi. Akşemseddîn buna çok sevinerek, kendini onun irfan meclisine verdi ve tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi. Kısa bir süre sonra Hâcı Bayram-ı Velî, ona icâzet (diploma) verdi.
Şöyle anlatılır: “Birgün Hacı Bayram-ı Velî’ye; “Ba’zı talebelere kırk yıldır hilâfet vermedin. Akşemseddîn’e ise kısa bir zaman zarfında hilâfet verdin. Bunun hikmeti nedir?” diye sordular. Hacı Bayram-ı Velî de; “Bu, bir zeyrek kösedir. Her ne görüp duydu ise, hemen inandı. Sonra, hikmetini yine kendisi anladı. Fakat yanımda kırk yıldan beri hizmet eden bu talebeler, hemen gördüklerinin ve duyduklarının aslını ve hikmetini sorarlar. Ona hilâfet verilişinin sebebi budur” dedi. Akşemseddîn, aynı zamanda tıb ilminde de kendini yetiştirdi. Çeşitli hastalıklara, hangi otlardan ne şekilde hazırlanan ilâçların iyi geleceğini çok iyi bilirdi. Bu husûstaki ilmi, dillere destan idi. Akşemseddîn, bulaşıcı hastalıklar üzerinde de çalışmıştı. Çünkü o devirde, salgınlar büyük tahribat yapıyordu. Akşemseddîn, aynı zamanda ilk kanser arastırıcılarındandır. O devirde “Seretan” denilen bu hastalıkla çok uğraşmış, hasta olan Sadrazam Çandarlı Halîl Paşa’nın oğlu Kazasker Süleymân Çelebi’yi tedâvi etmiştir.
Akşemseddîn, birçok talebe yetiştirmiştir. Bunlar arasında zâhirî ve bâtınî ilimleri çok iyi bilen yedi oğlu da vardı. Oğulları şunlardır: Muhammed Sa’dullah, Muhammed Fazlullah, Muhammed Nûrullah, Muhammed Emrullah, Muhammed Nasrullah, Muhammed Nûr-ül-Hudâ ve Muhammed Hamîdullah. Akşemseddîn’in ( radıyallahü anh ) halîfeleri ise şunlardır: Muhammed Fazlullah, Harizât-üş-Şâmî Mısırlıoğlu, Abdürrahîm Karahisârî, Muslihuddîn İskilibî ve İbrâhim Tennûri.
Osmanlı Sultânı İkinci Murad Hân, Hâcı Bayram-ı Velî’yi son derece severdi. Devlet işlerinden fırsat buldukça, sık sık ziyâretine giderdi. Yine bir defasında, dört yaşındaki oğlu Şehzâde Mehmed ile beraber Hacı Bayram-ı Velî’ye gelip, elini öptüler. Sultan Murâd Hân, sohbet sırasında Hâcı Bayram-ı Velî’ye; “Efendim, İstanbul’u alıp, kâfir diyârını İslâmın nûru ile nûrlandırarak, çan sesleri yerine ezan seslerinin yükselmesini arzu ederim. Bu husûsta duâlarınızı beklerim” dedi. Hâcı Bayram-ı Velî; “Allahü teâlâ, ömrünüzü ve devletinizi ziyâde etsin. Yalnız, İstanbul’un alındığını ne sen, ne de ben görebileceğiz” dedi. Sonra, bir köşede oynayan Şehzâde Mehmed ile (Fâtih’i) hizmet için kapı eşiğinde bekleyen Akşemseddîn’i göstererek buyurdu ki: “Ama şu çocukla bizim köse görürler.”

 

OSMANCIK'LI

İMAMZADE HALİL PAŞA


Osmanlı İmparatorluğu sadrazamlarındandır. Babası Haydar Paşa'dır. Osmancık'ta doğmuştur. Ankara savaşında Yıldırım Bayezid Timur ordularına yenildikten sonra başayan Fetret devrinde Osmanlıların yeniden bir araya gelmesinde Osmancık'lı İmamzade Halil paşa'nın çok büyük etkisi olmuştur. Osmanlı gücücünün yeniden toplanmasında Çelebi Mehmed'in yanında yer almış ve önce anadolu beylerbeyi yapılmış ve daha sonra da 1406 yılında sadrazamlığa yükseltilmiş ve 1413 yılına kadar sadrazamlık yapmıştır. Osmancık'lı Koca Mehmet Nizamüddin Paşa'nın babasıdır. Fetret devrinde üstlendiği birlik beraberlik ve bütünleştici rolü ile Osmanlı devletinde iz bırakmış önemli bir devlet adamıdır.

 

OSMANCIK'LI DANİŞMENTOĞLU KOCA MEHMET NİZAMÜDDİN PAŞA (........-1439)

Koca Mehmet Paşa, veya Danişmendzade Mehmet Paşa şeklinde de anılır) 28 Ağustos 1429 da yerini Çandarlı ikinci Halil Paşa'ya bıraktığı 1438 yılına kadar 9 yıl vezir-i azamlık yapmış bir Osmanlı devlet adamıdir.

Osmancık’ta doğmuştur. Babası Osmancık'lı İmamzade Halil Paşa'dır.   Doğum tarihi bilinmemektedir. Sultan1.Mehmet Çelebi’nin Amasya’da bulunduğu sıralarda anadolu Beylerbeyi olmuştur. 1415tarihinde bu rütbede büyük başarı gösterdiği için, Sultan II. Murad tarafından, tahta çıkışıyla birlikte başvezirlik makamına getirilmiştir. 1429-1438 yılları arasında başvezirlik makamında bulunmuştur. Bu sürede Bursa’ya iki hamam yaptırmış, azledilince Osmancık’a yerleşmiştir.

Osmancık Güney Mahallesi şimdiki camiinin yanına bir okul ve aşevi yaptırmıştır. İzahlı Osmanlı kronolojisi tarihinde Koca Mehmet Paşa'nın Amasyalı olduğundan bahsedilir. Bu bilgi o zamanki idari teşkilat açısından doğru olmakla birlikte, (Osmancık o tarihte amasya sancağına bağlıydı.) Aslen Osmancık'lı olduğu azlinden sonra buraya yerleşmesi ile de sabittir. Öte yandan, hanımlarının birisinin, Amasya’nın ilerigelen kişilerinden Kutlu Paşa’nın kızı cihan Hatun olması Amasyalılık yanılgısına sebebiyet verebilmektedir. Koca Mehmet Paşa 1439  tarihinde Osmancık’ta vefat etmiştir. Mezarı adı ile de anılan İmaret Camii'nin bahçesindedir.

 

KOYUNBABA HAZRETLERİ

          Koyunbaba hazretleri Horasan’da dünyaya gelmiştir. Asıl adı, Seyyid Ali olup, Hz. Ali efradından ve sekizinci İmam Rıza’nın (Âli) on ikinci oğlu olarak kabul edilmektedir. Koyunbaba Hazreterini Horasan erenlerinden Hacı Bektaş’ın çağdaşı ve öğrencisi olarak kabul edenler de vardır.                      Koyunbaba, Kâbe’yi ziyaret ettikten sonra, çeşitli yerleri de gezerek Anadolu’ya gelmiş, Anadolu’da bir müddet dolaşmış ve nihayet Kızılırmak vadisinde Osmancık’ta yerleşmeye karar vermiştir. Evliya Çelebi,  Koyunbaba dervişlerini anlatırken şunları söylüyor :         “Bu Koyunbaba dervişleri koyun ve kuzu gibi meler, halim, selim, iyi huylu, bekar, Allah’ı bilir, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaattan namazlarını kılar, dindar kimselerdir.”                     Koyunbaba Adının Verilme Sebebi :Bir rivayete göre Koyunbaba tâ Horasan’dan Anadolu’ya gelinceye kadar yirmi dört saatte bir kere melermiş ki, bu hareket her gün aynı saatte olur hiç değişmezmiş. Bundan dolayı kendisine bu isim verilmiş. Yine başka bir rivayete göre, Koyunbaba, Osmancık’ta Adatepe denilen bir yerde koyunlarını otlatırmış. Bir gün sürüden bir koyun kaçmış. Koyun önde Koyunbaba arkada epeyce bir koşuşturmuşlar. Sonunda ikisinin de yorgunluktan   tâkatleri kesilmiş.                             Baba  Hazretleri , “Yâ mübarek hayvan sen yoruldun beni de Eyüp (A.S.) sabrına nail ettin” diyerek, koyunu kucaklar ve gözlerinden öper. Bu olay, asıl adı Seyyid Ali olan Koyunbaba’nın bu isimle anılmasına sebep olmuştur.  

 

 

        Efsaneye göre, -menâkıbnâmede de geçtiği gibi- Koyunbaba Osmancık’a Allah’ın emri ve Peygamberin tavsiyeleri üzerine gelmiş ve o zamanın şartlarına göre stratejik  bir özelliğe sahip olan bu yere yerleşmiştir.                Koyunbaba, Osmancık’a geldiğinde burada kırk evliya vardı. Bunların başı ise, Mantıkbaba  denilen bir pir-i fânî idi. Bu veliler her gün bir evde toplanırlar Allah’ı zikrederlerdi. Her gelen veli elinde bir mum ile gelir, mumu diker otururdu. Koyunbaba bu topraklara ayak bastığı gün bu toplantıda yanan mumlar söndü. Çok çaba gösterilmesine rağmen mumlar bir türlü yakılamadı. Veliler bu hâli Mantıkbaba’ya sordular. O da :  Ya Erenler, bu diyara Allah dostu ve tasarruf sahibi biri geldi. Bu diyar artık onun himmeti altındadır. Mumların sönüşü onun gelişine delalet etmektedir.”  dedi. Koyunbaba’nın daha sonra yetiştirdiği talebelerini de aynı şekilde başka diyarlara gönderdiğini görmekteyiz.  Tuna Nehri boylarına gönderdiği Erişli Koca Ali bunlardan sadece birisidir. Koyunbaba, İslamiyet’in sadece Anadolu’ya değil Avrupa içlerine de tarikatlar yoluyla gönülleri fethederek yayılıp yerleşmesinde aktif bir rol oynamıştır.                                           
      Koyunbaba’nın şahsiyeti Babadağı kasabasını tesis eden ve gerçek bir tarih şahseyeti olan Sarı Saltuk isimli kişiye bağlı idi. Ama, Koyunbaba’nın hususi sıfatları vardır. O, doğaüstü ve basiretli bir insandır.                                         O, Sarı Saltuk’un mezarını keşfetmiştir. Bundan dolayı o, aziz olmuştur. Yerel ahali tarafından verilen olağanüstü sıfatlar ve kutsallık ile temasa girmesi dolayısıyla özel sıfatlar elde etmiştir. Bu yüzden Koyunbaba aziz olmuş, mezarı da kutsal sayılmıştır." Koyunbaba hiç evlenmemiştir. Koyunbaba’nın hayatındaki önemli olaylardan biri de Fatih Sultan Mehmet ile görüşmesidir. Daha  sonra da Fatih onu ziyaret etmiştir.  Fatih, Koyunbaba’dan kendisinden bir istekte bulunmasını ve hemen yerine getireceğini söylemiş,  Koyunbaba da Kızılırmak üzerine bir köprü yaptırmasını istemiş, o da hemen köprünün yapılmasını ferman buyurmuş. Ancak Fatih’in köprüyü bitirmeye ömrü vefa etmemiştir. Köprüyü Bayazıt Han bitirmiştir.    Koyunbaba’nın Menâkıbnâmesi onun hayatı hakkında bizlere önemli fikirler vermektedir. Aslında ciddi ve esaslı bir tarihi tenkide tâbî tutulduğunda, menâkıba dair eserler tarih ve edebiyata kaynak teşkil edebilmektedirler. Fakat bu menâkıbnâmelerin destânî özellikleri yanı sıra soyut tefekküre dayanan bir nevi düşünce ve ahlak sistemi de vardır.  Tarikatların ve velilerin dayandıkları tasavvuf, insanla Allah, insanla kainat ve insanla insan arasındaki münasebetleri kapsamlı bir şekilde tespit eden bir dînî felsefe sistemidir. İşte veliler bu sistemin temsilcileridir.             Türbesi Osmancık D-100 karayolu üzerinde bulunmakta ve hemen her gün yüzlerce ziyaretçi ağrlamaktadır. 

 

OSMANCIK'LI (BALTACI) MEHMET PAŞA(1662 - 1712)

     Osmancıklı Mehmet sıradışı bir çocuktur, Osmancık'ta aldığı eğitimle kalmaz, pek çok ülkeyi gezer. Alimlerden feyz alır. Yolu İstanbul’a düşer. akrabası Sefer ağa vasıtası ile saraya girer. Edepli ve dik duruşu, bilgisi ve terbiyesi ile saray ileri gelenlerinin dikkatini çeker. Osmancık'lı Mehmet'in temiz yüzü, iyi kalbi ve karınca ezmez gönül kırmaz yüreği işine de yansır. İşini seven ve proplem çözen kabiliyeti ile paşalar ona buyurdukları işten kesin ve net olumlu sonuçlar alınacağını bilir.                                                                                                    

     Sesi kadife gibidir. Osmancık'lı Mehmet'in okuyacağı ezan için saray cemaati namaz vakitlerini iple çeker. Çünkü O "Güzelce(Pakçe) müezzin" lakabıyla sarayda nam salmıştır. 

    Şehzade Ahmed, Osmancıklı Mehmet’i çok sever. Bu sevgi ve muhabbet O'na baltacılar ocağının yolunu açmıştır.

                  

       2. Mustafa devrinde hem yazıcılık yapar hemde sarayın imamlığını. Osmancık'lı Mehmet  saf ve temizdir. Padişah sarayda ezilmesini istemez. Ve Pakçe müezzin'in yolu gurbete düşer. anadolu köşe bucak ve karış karış Güzelce müezzin devleti temsil eder.                  3. Ahmed Han tahta çıkınca genç ve yetenekli Mehmet'i “mirahur” yapar. Bir ara Trablus ve Halep illerinin tahsilatında çalışır ve başarı merdivenlerini süratle çıkar. Vezirlik, kaputanlık derken sonunda sadrazam olur. 

          Sarayın fırtınal ı ortamında Osmancık'lı  Mehmet Paşa daima doğruların yanında olur ve mevkiini koruma endişesi taşımaz. Bu yüzdendir ki bir ara Erzurum Valiliğine atanır. Halep sancağına görevlendirilir. Gün gelir yeniden Sadarete (başbakanlığa) çağırırlar.

       O yıllarda Rusya’nın başında Deli Petro vardır. Deli Petro Karadeniz’e inebilmek için Azak Kalesini gözüne kestirmiştir. Azak kalesini üç ay kuşatır ancak  kaleyi alamadığı gibi elli bin ölü verir. Kefe Beylerbeyi Mustafa Paşa ve Kırım Hanı Kaplan Giray kalan adamlarını da kırar, ateşli silahlarına el koyarlar. Petro adı üzerine delidir, hemen o yıl Venedik, Avusturya, Hollanda ve Prusya’dan malzeme ve asker toplar, 100 bin kişiyle gelip, Azak önüne karargâh kurar. Kaleyi müdâfaa için bırakılan beş yüz asker, Petro’yu 64 gün oyalar. Aç kalır, susuz kalırlar ama kapıları açmazlar. Ancak yer yer duvarlar yıkılınca akıbeti görür ve kaleyi “vire” ile teslime mecbur kalırlar (1696).

          Ordumuz Deli Petro’yu Prut civarlarında kuşatır, Kırım Hanı Devlet Giray da Moskova ile irtibatını kopararak yapayalnız koyar (1711). Rusları topyekun imha edebilmek gibi bir şansımız vardır ancak Baltacı Mehmed Paşa yeniçerilere güvenemez. Çünkü yeniçeriler son yıllarda disiplini bozulmuştur. Üstelik  Rusların silahları yeni ve uzun menzillidir. Baltacı Mehmet Paşa'nın kalemi güçlüdür. Mevcut şartlar gereği savaşı masa başında kazanmaya karar verir.

        Aslında Türkler bu savaşı “bir tek Azak” için yapar ama fazlasını alırlar. Rus gemilerine boğazların kapatılması anlaşmaya yazılır ki bu çok önemldir. Özi boylarındaki Rus kalelerine yıkım kararı çıkarılır. Rusların Lehistan’dan elini çekmesi sağlanır.  

Tarihi magazinleştiren ve hiç kaynağı bulunmayan zavallılar için gün doğmuş ve çariçeli masalların uydurulması zamanı gelmştir. Rus tarihçileri Katerina’nın o günlerde Petersburg’da olduğunu yazarlar. Kaldı ki Baron Şafirov sulh şartlarını Baltacı Mehmet Paşa ile değil, Reis-ül küttâb Ömer Efendi ile görüşüp neticeye bağlar. Akıl mantık ve uluslararası kurallar gereği  Çar ve Sadrazam onay makamıdır. Osmanlılar Deli Petro’nun gönderdiği mücevherleri tek tek listeleyip emanete alırlar. Bunlar hepsi belgelidir. Ancak iftiracılar Baltacı'yı rüşvetçilikle suçlarlar ve yargısız infazın tezgahları hazırdır.

       Padişahın Baltacı’nın sadakatinden şüphesi yoktur ancak, olağanüstü bu durum karşısında O'nu dinlendirmeye alır. Dolayısı ile Mehmet Paşa da Limni’de ikamete alınır. Son günleri yoksulluk ve sefalet içinde geçer. İftiracıları Allah'a havale eder.                                                                                    

      Pakçe müezzin Limni'de vefat eder. O haysiyetli, şerefli ve namuslu bir devlet adamıdır. Devlete hizmeti sırasında doğup büyüdüğü memleketi Osmancık'ı ihmal etmez ve şehir merkezine dört tane çeşme yaptırmıştır. Aradan geçen üç yüz yıl boyunca hemşerileri Baltacı'nın yaptırdığı bu çeşmelerden su ihitiyacını karşılar. Baltacı hemşerilerine vefa borcunu ödemitir ve şimdi vefa bekler. Mezarının Limni'den Osmancık'a ata yurduna getirilmesi ile bu borç ödenecektir.            

TOMRİS ÇETİNEL (1954-……)
(Tiyatro-Seslendirme-Dizi Ve Sinema Sanatçısı)

Tomris Çetinel baba tarafından Osmancık’lıdır. Babasının görevi dolayısı ile 1954 yılında İzmir’de doğmuştur. 1960 ve 1970 li yıllarda Osmancık’ta dönemin meşhur seyyar satıcısı Zombul Hakkı’nın torunudur. Zombul Hakkı Osmancık’lıların tabiri ile ilçede o yıllara damgasını vuran falfara ve renkli kişiliği ile hafızalarda yer edinmiş muhterem bir insandır. Esprileri, komikliği ve uyanıklığı ile Osmancık’ın İsmail Dümbüllü’sü olarak kabul edilmektedir. Özellikle mahalleden satın aldığı yumurtaları çuvala koyması ve kırmadan taşıması ve üstelik bu işin sırrını mahalleliden sır gibi saklaması ile bilinmektedir. Özellikle kalın arkası uzun önü kısa paltosu hafif yan yürüyüşü, sırtındaki çuvalı ve yumurta satan diye bağırarak gelişini mahalleye duyurması hala kulaklarda yankılanmaktadır. Zombul Hakkı şen şakrak  ve uyanık hali ile tam bir rol adamıdır.


 

      Zombul Hakkı’nın torunu Tomris Çetinel babasının görevi gereği Türkiye'nin değişik yerlerinde ilk ve ortaokulu okudu. Lisede eğitimini  Ankara Kız lisesi'nde tamamladı. Türk  dil Kurumunda,söyleşilere katıldı. Şairleri, yazarları tanıdı. Hayatının bir bölümünü dinleyip biriktirerek geçirdi. Bu birikimleri sonucunda sanata ve  edebiyata yöneldi. Öğrencilik yıllarında okul tiyatrolarında görev aldı. Kültür ve edebiyat kolu başkanlıkları yaptı. Şiir dinletileri düzenledi. Okuduğu okulda, Güzel Helena adlı bir oyun sahneye koyarak Helena’yı oynadı.
     O yıllarda "gazeteci" olmak istediğinden, konservatuvar tiyatro bölümüne girmek gibi bir düşüncesi olmadı. Sonra bir tutku ile bağlandığı tiyatro ile tanıştı.  O zamanlar Türkiye'deki tek konservatuvar olan Ankara Devlet Konservatuarı'na girmeye karar verdi. Önceleri, ailesi bu kararına karşı çıktı. Ama sonra, babasına, "piyasada görünen, adına sanatçı denilen, "bohem" yaşayan,tayatoraculardan olmayacağıma ve bu mesleği gururla taşıyacağına söz vererek izin aldı ve sonra bir serüven başladı. Bu serüvenin ilk yıllarda bir susma dönemi yaşadı. Bir nevi öğrenme yılları idi bu yıllar. Kendisine sıra gelmesini,fark edilmeyi beklerdi. Hocaları arasında, Cüneyt Gökçer, Mahir Canova, İlyas Avcı, Can Gürzap ve Cihan Ünal’la birlikte yabancı hocalar vardı.  Cemil Sökmen'den şan dersleri aldı. Daha sonra "çok donanımlı yetiştik" dediği bir eğitim sürecinden geçti. Sınıf arkadaşları arasında, Haluk Bilginer ve Derya Baykal gibi, daha sonra, profesyonel hayata herbiri usta sanatçılar olacak isimler vardı.

      Okul sonrası meslek hayatında kendisini karakter oyuncusu olarak tanımladı. Tiyatro sanatını, profesyonel olarak icra etmeye başladığı İzmir Devlet Tiyatrosunda  ve başka tiyatrolarda hep, karakter rolleri üstlendi. İçinde olduğu her oyuna yoğun heyecan ve enerji kattı. Bir dönem, Devlet tiyatrolarından istifa edip, özel tiyatrolarda oyunculuk yapmayı denedi. Önce Çağdaş sahne, sonra Öncü sahne sonrada Levent Kırca Arkadaş Kabare ve Nisa Serezli-Tolga Aşkıner Tiyatrosu’nda çalıştı. 1979 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu'nda yeralmak üzere devlet tiyatrolarındaki görevine geri döndü ve 2001\2002 sezonunda Sivas Devlet Tiyatrosu'na "müdür", olarak atanana kadar, Ankara Devlet Tiyatrosu'da görev yaptı. Sivas Devlet Tiyatrosu'ndaki görevini 2002\2003 sezonuna dek sürdürdü ve 2003\2004 sezonunda Konya Devlet Tiyatrosu'na atandı. Devlet Tiyatroları'ındaki görevine Konya Devlet Tiyatrosu Müdürü olarak devam etmektedir. Konya'daki görev süresi boyunca, Türk Tiyatrosu'na yapılmış büyük katkılardan biri olan ve Bin Nefes Bir Ses başlığı altında düzenlnen bir Uluslar Arası Türkçe Tiyatro Yapan Ülkeler Festivali'ne imza atmıştı. Festival 2007 yılı itibari ile başlatılmış, Tomris Çetinel tarafından şekillendirildi, geliştirildi ve yaşatıldı. Çetinel yoğun tiyatro hayatı yanı sıra çeşitli sinema ve dizi filmlerde rol aldı. Seslendirme çalışmaları yaptı. Ayrıca, sanatçının, kendisi gibi "tiyatro oyuncusu" olan ve yıllarca Adana Devlet Tiyatrosu'nda görev yapan, Şirin Çetinel adında bir kızı vardır. Çetinelin ailesindeki tiyatroculardan biri de, meslek hayatına başladıktan yıllar sonra, tesadüfen öğrendiği dedesidir! Sanatçının, baba tarafından dedesi askerlik yaptığı dönemde Kavuklu Hamdi, İsmail Dümbüllü gibi, Geleneksek Türk Tiyatrosu'nun ustaları ile tanışmış ve askerlik sonrasında onlarla turneye çıkmıştır. Bu turnelerden sonra, memleketi olan Osmancık'ta ramazan eğlenceleri bazı oyunlar düzenlemiştir. Çetinel bu durumu eline tesadüfen geçen bir siyah beyaz fotoğrafta da, dedesini başında kavuğu üzerinde kostümü ile gördükten sonra anlamış, öğrenmiş ve Türk tiyatro tarihine iz bırakmıştır.

İSMAİL KARATAŞ

1945-2005



 

 
 
 

Koyunbaba Tekkesi’nde pişen aş:

     Hacı Bahattin Bilge

 

-Mücadelesi, sabrı ve hayata tutunması ile örnek olması gereken bir insan..

Bedelli tartışmaları karşısında dört yıl askerlik yaptığı masal gibi anlatılan bir dede…

Yarım asırı geçen bir zamandır reklamsız, habersiz, pozsuz verilen iftar yemekleri..

Osmancık’ı ilklerle tanıştırmanın bahtiyarlığı…-

 

Mehmet Akif’in Mısır’dan yolladığı fotoğrafın arkasına yazdığı mısraları okuyan her fani bu dünya pazarının kekremsi tadını bir kere daha yaşarken anla ki gök kubbede asıl bırakılmak olanın hoş seda, yeryüzünde bırakılacak olan gerçek servet ise hayırlı evlattır.

 

Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince  /Günler bu heyûlayı da,er geç silecektir../Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma/ Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir.. Mehmet Akif’in bu anlamlı mısralarının satır arasında hayata baktığımız zaman anlarız ki iyi ve ilkeli insanlar ne kadar sessiz yaşarsa yaşasınlar onları anımsayan ve yâd eden dostları vardır.

 Ve hep var olacaktır.

Bu yazı aslında böyle bir yazıdır.

Özelde yaşadıkları bölgenin genelde ise Türkiye’nin rol modelidir bazı isimler …

Hayatları mücadele ve memlekete hizmet, aile fertlerine onurlu bir gelecek kurma yolunda değerlendiren isimlerin toplumun bütünü tarafından tanınmasını sağlamlamak bu anlamda önemli.

 

Günümüz insanı ne yazık ki birçok değerin ve imkânın kendisine sunulduğunu düşünmekte, nimetlerin şükürle vefa ve dua ile artacağını gereği kadar düşünmemektedir.

Bu yazı özelde bir vefa yazısı genelde ise yeni nesillere bir anımsatma ve bir değeri anlatma yazısıdır.

Son hızla bireyselleşen ve toplumdan kopan fertlerin bazı değerlerinin anılması gerektiğini düşünüyorum.

Birde bir beldenin ruhunun orada yaşayan fertler sayesinde oluştuğunu, ailelerin tarihinin aslında ülkemizin bir tarihi olduğunu biliyorum.

Tarihçilerin ve sosyologların yaşanılan kentlere aileler tarafından ruh verdiğini söylemeleri bu anlamda önemlidir.

 

 Uzun zamandan bu yana kaleme almayı hep tasarladığımız bir yazıydı bu aslında…

Osmanlı tarihine ışık tutan en önemli tarihi kaynaklardan olan Evliya Çelebi Seyahatname’sinde de ifadesini bulduğu üzere Osmanlı Devleti’nin Kurucusu Osman Bey yani  “Osmancık” göç yolunda bu tarihi beldede dünyaya geldiği yazılıp çizilir.  “Osmancık” Osmancık’ta dünyaya geldiğinden bu yana Devlet-i Ali Osman için hep önem arz etmiştir. Onun içindir ki yükselme devrinin en parlak dönemlerinde Osmancık’lı paşalar İmamzade Halil Paşa ve Koca Mehmet Paşa Sadared (Başbakanlık) makamında toplam 23 yıl bulunmuştur. Hatta Osmanlı’nın yeniden toparlanması, Osmanlı birliğinin yeniden sağlandığı  dönem olan Fetred Devri’nde Çelebi Mehmet’in yanında yer alan Osmancık’lı İmamzade Halil Paşa etkin rol alarak Osmanlı tarihine damgasını vurmuştur. Osmanlı tarihi boyunca devlet kademelerinde etkin Osmancık nüfusun genelde Türkmen olması ile de dikkat çekmiştir.

Bu yazının kahramanı işte böyle bir iklimin evladıdır.

Ve bu yazı yeni nesiller için bir işaret fişeği, fertlerin hayatı için bir kilometre taşı olacaktır. Çorum’un Osmancık İlçesi’nde yaşayan Hacı Bahattin Bilge’nin hayatının bize verdiği mesaj bu anlamda önemlidir. Çünkü geçmişini bilmeyen fertlerin sosyal bünyede ve millet hayatında açtığı tahribat kolay kolay giderilemez. Geçmişini bilmeyen bireylerin geleceği okuması da düşünülemez. Osmancık’ın geçmişini ve daha da özü Osmancık’ın geçmişini dinlerken Türkiye’nin devlet geleneğinin gücünü ancak eşyanın arkasındaki hikmeti görenlerin anlaması mümkündür.

Bedîüzzaman Hazetleri’nin hastalıkların İhsan-ı İlahi, bir hediye-i Rahmani olduğunu söylemesinin uyarısıyla çektiği sıkıntılarına baktığım ve bu günlerde ciddi sağlık sorunları ile hemhal olan Hacı Bahattin Bilge’nin ailesine ve evlatlarına bir anlamda da ülkesine düşkünlüğü farklı noktalardan değerlendirilebilir.

           İstanbul Fatih Medresesi’nde eğitim almış olan Mehmet Hafızın oğlu olan Hacı Bahattin Bilge’nin yaşamının mücadelelerle geçtiğini her şeye rağmen kaderle kavga etmediğini büyük bir sabırla ve tefekkürle yoluna devam ettiği biliniyor.

Hayatın acıları ve sıkıntıları ile yoğrulan Bahattin Bey’in babasının bir süre Osmancık’ta tereke hâkimliği yaptığı daha sonra ise Koca Mehmet Paşa Camii’nde imam hatiplik görevini de yürüttüğü biliniyor.

            Beşkardeş olan Hacı Bahattin Bilge’nin ailesinin daha ilerisine gittiğimiz zaman karşımıza Alevi-Sünni felsefesinin birleştiği nokta olan Koyunbaba’nın çıktığını görürüz.  Nitekim ailenin tekkeye bağlılığı Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar devam eder ve çocuklarına Koyunbaba Tekkesi2nde eğitim aldırırlar. Bu eğitim sürecinde küçük Bahattin’de etkilenir ve ilkokul ikinci sınıfa kadar Koyunbaba Tekkesi’nde eğitim alır. Daha sonra İnönü Zaferi  İlkokulu’nun açılması ile birlikte   ilkokul eğitimini burada tamamlar.

Osmanlı Devleti için önemli kilometre taşlarından birisi olan Koyunbaba Tekkesi mensubu olan ve bu mensubiyeti her fırsatta dile getiren Bilge Ailesi’nin yaşayan en büyük ferdi olan Hacı Bahattin Bilge’nin hayatında  Osmancık’a ilkleri getiren adam olarak anılması ve girişimci kimliği ile de ön plana çıkması boşuna değildir..

            O yıllarda tanıştığı bir devlet görevlisinin tavsiyesi ile ulaşım işine girmeye karar veren Genç Bahattin’in babası 1937 yılında Osmancık’ta ilk defa Fordsan marka 1,5 tonluk kamyon getiren kişi olarak ilçe tarihine geçer. Bu süreç tavsiyeleri önemseyen ve ticaret yeteneği olan genç Bahattin’in  o dönem Türkiye’sinin en hassas işini yani taşımacılık işini yapmaya başlamasın yolunu açar. Nitekim o yıllar Türkiye’sinde yolun daha olmadığı düşünülürse yapılan işin risk boyutu da ortaya çıkar.

            Önce kamyonu daha sonra ise 1938 yılında – o yıllarda ehliyetleri belediyeler veriyordu.-Merzifon Belediyesi’nden ehliyetini alan Bilge ilçenin ehliyeti olan iki kişisinden bir tanesi olur ve 1940 yılında Osmancık Belediyesi’nin ehliyet verme işlerini merhum Mıktat Usta ile birlikte yürütmeye başlar.

            Bahattin Bilge’nin yenilikleri bununla sınırlı kalmaz. 1945 yılında Osmancık’a ilk sessiz ve kol ile çalışan sinema makinesini ve gramafonunu getirerek ilklerin adamı olmaya devam eder. Nitekim bu yeniliklerin sonunda  Bahattin Bilge bu günkü Maarif Kahvehanesi’ni sinema olarak faaliyete sokar.

            Ulaşım işinde başarılı olan Bilge’ye o dönemin devlet görevlilerinin güvenmesi ve dürüst kişiliğini görmeleri sonunda telefon hatlarına kablo atarak  yollarda kalan arızalı araçları ilgili makamlara bildirme görevi de verilir.

Nitekim Bahattin Bilge bir dönem maden işine girmesi ile de Zambal ve Kumbaba Kömür Ocağı’nı ilk çalıştıran işletmeci olarak kayıtlarda yerini alıyor.

            Bütün bunlar yaşanırken kader acılarla da onu imtihan eder. 1943 Osmancık Depremi’nde annesi ve küçük kardeşi enkaz altında kalarak vefat eder. Kedisi de ağır yaralanır. Gülhane Askeri Hastanesi’nde uzun süre tedavi görür. Bu depremden sonra ayağının birisi sakat kalan Bahattin Bilge yaşam mücadelesinden kopmaz ve ticari hayatında kazandıklarının  bir kısmını hayır işlerinde harcamaya başlar.

            1950 yılından bu yana hiç ara vermeden Ramazan ayları boyunca fakir fukaraya yönelik iftar hizmetleri gerçekleştirir. Nitekim bu gelenek şimdi ailenin temsilci olan oğulları Selim ve Sakin Bilge tarafından yaşatılmaya çalışılmaktadır. Bahattin Bilge’nin evinde başlattığı bu güzel haslet şimdilerde Bilge Petrol Tesisleri’nde nefes alıp vermektedir.

            Kader karşında da derin bir sabırla duran Bahattin Bilge 1976 yılında oğlunu 1994 yılında ise çocuklarının arasında becerikliliği ve girişkenliği ile önde olan kızını kaybeder. Bu acılı günlerinde de evinde yıllarca misafir sofraları sererken de hep destek olan doğru bir cümle ile Osmanlı bir ruhla eşinin arkasında duran Sündüs Hanım’ında destekleri inkar edilemez. Sündüs hanım sorun çıkaran, eşiyle kavga eden bir kadın olmak yerine, eşinin arkasında durmayı bilen onun ismiyle bir ve beraber olmanın bahtiyarlığına erişmesini bilen bir kadındır.

Torunlarının ya da birçoğumuzun çocuklarının bedelli askerlik duasına çıktığı günümüz Türkiye’sinde ömrünün dört güzel yılını ilk gençlik çağını askerde geçiren Bahattin Bilge’nin bulunduğu her ortamda devlet kurumlarına bağlı çatışmadan uzak kişiliği 1978-80 yılları arasında Osmancık’ın kardeş kavgalarına alet olmasının önüne geçer ve ilçedeki kardeşlik havasının bozulması engellenir.

Son söz: “Kaderi tenkit eden başını örse vurur” düsturu ile kadere rıza göstererek hayır ve şerrin Allah’tan geldiğini dillendirerek yaşayan Hacı Bahattin Bilge’nin elinde tespihi dilinde duası ile uzaklara baktığını görenlerin ilk sorduğu şey ise hacının yaşıdır. Hayat galiba böyledir nasıl yaşadığından ziyade yaşının kaç olduğu önemlidir. Hayatın karına ve yağmuruna aldırmadan hayata tutunmasını başarabilen, başarı merdivenlerini inadına tırmanan, geçmişi okuyup geleceğe ışık tutan, okuyan, araştıran, inceleyen   ve yenililiklere imza atan  Osmanlı kültürü ile yetişmiş ve Cumhuriyet’e armağan olmuş ulu bir Çınar olan Hacı Bahattin Bilge’ye Allah bu ülke için dua edeceği daha nice yıllar versin.

 

 

  

ÇORUM Gazete/Kültürel Yayınlar

                        

TÜRKİYE KARAYOLLARI HARİTASI

 

TURİZMDE GÜNCEL İŞ İLANLARI

Hava Durumu
Anlık
Yarın
12° -1°
Üyelik Girişi